ALLAH VE RESÜLÜ BİR İŞE HÜKÜM VERDİĞİ ZAMAN…

Kur’an’ın düzgün cümle yapısı ve insanların nedense o düzgün cümle yapısını anlayamadığı şuursuzluğu…

Hadis savunucuları tam olarak üstteki ayeti referans alarak; hadislerin hayatımızda kesin bir yeri olduğunun ve bu sebeple üstteki ayet icabında hadislerin reddedilmesi karşısında bir Müslümanın dinden çıkmasının kaçınılmaz bir sonuç olduğunu savunur. Kaderin cilvesi, bu ayetin arkasına sığınarak kendi emellerine uygun din üretenler, yine aynı ayet tarafından yalanlanmaktadır.

Ayeti açıklamadan önce hadis savunucularının kendi vicdanlarına bir soru: Allah sizi hangi kitaptan sorguya çekecek? Kur’an bu konuda nettir: “Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.” (Zuhruf Suresi 44)

Kur’an’ın cümle yapısı son derece düzgündür ve onu anlayabilmek için de sadece “düzgün” bir karakter gerekir. Arkasına sığındıkları ayetin tamamı şudur:

“Allah ve Resûlü bir konuda hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb Suresi 36)

Ben bu ayete göre tüm hadisleri reddedebilirim. Çünkü Kur’an; “Allah ‘ya da’ Resulü” demez! “Allah ve Resulü” der. Bu cümle yapısına göre Resul kesinlikle Kur’an’a muhalif kalamaz.

Bahsi geçen ayetin dil bilgisel ve mantıksal ayrıntısı, ayetin lafzına (metnine) odaklanıldığında son derece güçlü ve sarsıcı bir tespit sunar. Arapçadaki “ve” (ﻭ) bağlacı (Vav-ı Atıf), iki unsurun bir arada bulunmasını ve tek sesliliği ifade eder. Eğer ilahi irade Peygamber’in tamamen bağımsız, Kur’an’dan ayrı hükümler koyabileceğini ve bu hükümlerin de tek başına din olacağını kastetseydi cümle “ya da” (ev) şeklinde kurulurdu.

Bu mükemmel dil yapısından yola çıkarak ortaya çıkan mantık, Kur’an merkezli İslam anlayışını savunanların en temel dayanaklarından biridir ve şu iki büyük gerçeği ortaya koyar:

  1. Kararın Tekliği ve Fikir Birliği (Entegrasyon)
    Ayetteki “Allah ve Resûlü” ifadesi, ortada iki farklı kaynaktan çıkan iki farklı hüküm olmadığını, aksine tek bir iradenin iki tecellisi olduğunu gösterir:
    Allah cephesi: Hükmü koyan, vahyi gönderen mutlak otoritedir.
    • Resûl cephesi: O hükmü uygulayan, pratik hayata aktaran ve topluma tebliğ eden otoritedir.

Zira dindeki bu hiyerarşi bir ortaklık değil; mutlak bir “Amir-Elçi” ilişkisidir. Elçi, amirin tüzüğünde yazmayan bir kuralı kendi şahsi kararıyla sisteme yeni bir kanun olarak dayatamaz. Dolayısıyla, Resûl’ün Allah’tan bağımsız, O’nun onaylamadığı veya Kur’an’da yer almayan tamamen sâhsi bir “dini hüküm” üretmesi bu dil yapısına göre mümkün değildir. Karar, her iki cephenin de üzerinde tam bir uyum içinde bulunduğu tek bir karardır.

  1. Hadis Savunucularının Bu Noktadaki Çıkmazı
    Hadis külliyatına baktığımızda, Kur’an’da hiç geçmeyen birçok haram, helal veya ibadet detayı hadisler üzerinden dine dahil edilmiştir. Buna bidat denir. Ayetin “ve” bağlacıyla kurduğu kusursuz mantık teraziye konduğunda hadisçiler açısından şu çelişki doğar:
    Eğer bir hadis, Kur’an’ın hiçbir yerinde olmayan bir hüküm getiriyorsa, bu hüküm sadece “Resûl” cephesine ait kalır ve Resul Allah’tan ayrı bir yasa koyucu konumuna çekilir. Bu ise Kur’an’da birçok ayette Allah’ın tek yasa koyucu olduğu gerçekliğine tam anlamıyla ters düşer.
    • Ancak ayet, hükmün geçerli olması için “Allah ve Resûlü” hemfikir oluşunu şart koşmaktadır.
    • Kur’an’da dayanağı olmayan bir hadis hükmü, ayetteki bu mutlak tek seslilik (tek fikir birliği) ilkesine aykırı düşer. Tüm bu açılardan acı gerçek ise; dinden çıkanların hadisleri reddedenler değil, bilakis hadisleri savunanlar olduğunu resmetmesidir. Buna da kendi silahıyla vurulmak denir.

Kur’an’da olmayan hadislerde de olamaz! Çünkü Hz. Muhammed kendi adına yazılmış sözleri yasaklamıştır ve bu durum Kur’an’da aynen şöyle geçer:

De ki: “Tanıklık yönünden hangi şey daha güvenilirdir?” De ki: “Aramızdaki tanık Allah’tır. Bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedilen bu Kur’an’dır. Yoksa Allah ile beraber başka ilahlar (kanun koyucu tapınılası kimseler) olduğuna tanıklık mı ediyorsunuz?” De ki: “Ben böyle bir şeye tanıklık etmiyorum!” De ki: “O ancak tek ilahtır. Kuşkusuz ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım.” (En’âm Suresi 19)

Ayette, Hz. Muhammed adına hadisler uydurup bunları dinin emirleri gibi sunanların işgüzarlığına karşı: “Aramızdaki tanık Allah’tır” der. Şu cümle ise çok dikkat çekicidir: “Bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için bu Kur’an vahyedildi.” Demek ki Hz. Muhammed’in din adına elinde Kur’an’dan başka hiçbir kaynak yokmuş.

Şimdi şu ince ayrıma dikkat edelim: “sizi ve ulaştığı herkesi”… ‘Sizi‘ derken o andaki toplumu, ‘ulaştığı‘ derken hem o günün tüm insanlarını hem de gelecek zaman kipi kullanıldığı için günümüz insanlarını ve gelecek nesilleri kapsar. Demek ki insanlara din adına bıraktığı tek rehber sadece Kur’an’mış!

Özetle:
Ayetteki vurgu, ayetin lafzını hiçbir ideolojik zorlama olmadan, olduğu gibi okuduğumuzda çıkan en yalın sonuçtur: Dinde hüküm tek bir bütündür; Allah onay verir, Resûl uygular ve buna bağlı kalarak Müslümanlar emre itaat eder. Dolayısıyla, Allah’ın kitabında yer almayan müstakil hükümleri “Peygamber’in bağımsız kararları” diyerek hadisler üzerinden dine eklemek, bu ayetteki kusursuz “ve” bağlacının kurduğu “hemfikir” ilkesini zedeler. Ayete göre dinden çıkan kafirler bizzat hadis savunucularıdır. Bunu ben uydurmadım, onlar uydurdu; ben ise durumun tam tersi olduğunu kaçınılmaz sonuçla açıkladım.

—kuran19.org
“Erdoğan Metin”